Kadınlar Nasıl Güçlenir?

Küçülmek Değil, Parlamak 8 Mart her yıl gelir. Kutlamalar, paylaşımlar, çiçekler… Ve çoğu zaman birkaç gün sonra her şey normale döner. Bu yıl ben farklı bir soru sormak istiyorum. Dışarıdan gelen engeller, cam tavanlar, eşitsiz fırsatlar — bunların hepsi gerçek ve konuşulmaya devam etmeli. Ama bugün bunların yanında başka bir şeyi sormak istiyorum: Biz kadınlar …

Küçülmek Değil, Parlamak

8 Mart her yıl gelir. Kutlamalar, paylaşımlar, çiçekler… Ve çoğu zaman birkaç gün sonra her şey normale döner.

Bu yıl ben farklı bir soru sormak istiyorum. Dışarıdan gelen engeller, cam tavanlar, eşitsiz fırsatlar — bunların hepsi gerçek ve konuşulmaya devam etmeli. Ama bugün bunların yanında başka bir şeyi sormak istiyorum: Biz kadınlar olarak, kimse bize zorlamadan, kendi kendimize ne kadar küçülüyoruz?

Bir süredir Kadınlar Nasıl Güçlenir kitabını okuyorum. Açıkçası başlığa önyargıyla yaklaştım — “kadınlar” olarak ayrıştırılmış bir kategori ve “12 kötü alışkanlık” listesi biraz klişe geldi ilk başta. Ama sayfalar ilerledikçe fark ettim ki bu kitap, davranış kalıplarımıza tutulan çok güçlü bir ayna. Ve o aynada gördüklerim beni hem rahatsız etti hem de düşündürdü.


Toplantı Odasındaki Sahne

Bir toplantı hayal edin. Geç gelen biri kapıdan girer.

Odadaki kadınlar sandalyelerini çeker, not defterlerini kenara alır, bedenlerini sıkıştırır. Erkeklerin çoğu kımıldamaz.

Bu sahneyi ilk okuduğumda “bu nezaket değil mi?” diye düşündüm. Sonra duraksadım. Çünkü Sally Helgesen ve Marshall Goldsmith’in Kadınlar Nasıl Güçlenir kitabında bu soruya çok farklı bir cevap vardı.

Yazarlar diyor ki: Fiziksel olarak küçülme çabası, beyne çok net bir mesaj gönderiyor. Sadece “geç gelene yer açıyorum” değil, çok daha derindeki bir mesaj bu:

“Bu alanı işgal etme hakkın yok.” “Diğerleri senden daha değerli.” “Yeterince büyük değilsin, buraya ait değilsin.”

Küçük bir hareket. Büyük bir iç ses. Ve beyin bu mesajı, siz farkında olmasanız bile kaydediyor.


Kelimeler de Küçültür

Beden dilinde başlayan bu küçülme, ağzımızdan çıkan kelimelerde de devam ediyor. Hatta bazen çok daha sinsi bir biçimde.

“Affedersiniz…” “Sadece bir şey sormak istedim…” “Belki bu önemli değildir ama…” “Ben değil, biz…”

Bu cümlelerle karşımızdakine o kadar çok alan açıyoruz ki sonunda kendimize yer kalmıyor. Fikir bizim, emek bizim, bakış açısı bizim — ama sunuşumuz o kadar küçük ki dinleyicinin gözünde de küçülüyor.

Bir düşünün: Aynı fikri “Affedersiniz, belki önemli değildir ama şöyle bir şey aklıma geldi…” diye sunan biri ile “Ben bu konuda şöyle düşünüyorum” diye sunan biri, odada çok farklı yer tutuyor. İkisi de aynı kişi olabilir. Fark sadece kelimeler — ama etkisi çok daha büyük.

Kitap bu davranışların temelinde şunu görüyor: Kibirli görünmekten, “fazla iddialı” damgası yemekten duyulan korku. Yıllarca hem mesleki hem sosyal anlamda ödüllendirilen bu davranış kodları bir gün içselleşiyor. Ve farkında olmadan sadece sandalyeyi değil; fikirlerimizi, başarılarımızı, hatta varlığımızı da kenara çekiyoruz.


Bu Bir Karakter Meselesi Değil

Burada durup şunu söylemek istiyorum: Bu alışkanlıklar bizim zayıflığımızın değil, içinde büyüdüğümüz ve çalıştığımız ortamların ürünü.

Küçülmek bazen bilinçli bir hayatta kalma stratejisi haline geliyor. Yöneticisiyle zorlu bir ilişkisi olan kadın için, her adımında “fazla” veya bir sebeple az bulunan kadın için, başarısını biraz küçümseyerek sunmayı öğrenmiş kadın için… Görünmemek, bazen en güvenli yol gibi hissettiriyor.

Ve işte tam bu yüzden bu konuşmayı sadece bireysel bir farkındalık meselesi olarak ele almak yetmiyor. Sistematik bir baskıya verilen uyum tepkisi de olabiliyor bu davranışlar. Ama bu gerçek, bir şeyi değiştirmiyor: O uyum tepkisi zamanla bizi şekillendiriyor. Ve bir noktada artık baskı olmasa da küçülmeye devam ediyoruz — çünkü alışkanlık haline gelmiş.

Güvenli yol, her zaman doğru yol değil.

Gerçek şu ki: Küçülerek güçlenemeyiz.


Farkındalık Bir Başlangıç

Helgesen ve Goldsmith bu noktada basit ama güçlü bir pratik öneriyor: Aynı anda tek şeye odaklanmak. Beden ve sözel iletişiminin farkında olmak.

Bir toplantıya girerken sandalyeni çekmemek. Bir fikir öne sürerken “belki önemli değildir ama” demeden başlamak. “Ben” demekten çekinmemek. Başarını “biz” arkasına saklamadan sahiplenmek.

Kulağa küçük geliyor. Ama yıllarca içselleşmiş bir kalıbı fark etmek, gerçek bir cesaret istiyor. Çünkü o kalıbı kırmak, çevrenizden bir tepki gelmesine de yol açabilir. “Ne kadar değişti”, “çok kendinden emin oldu” gibi yorumlar duyabilirsiniz. Bu da sistemin bir parçası.

Yine de devam etmeye değer. Çünkü orada olmak istiyorsak — kelimelerle, bedenle, kararlarla — gerçekten orada olmamız gerekiyor.

Farkındalık her zaman hızlı bir dönüşüme yol açmaz. Ama bir davranışı ilk kez gerçekten fark ettiğiniz an — toplantıda ellerinizi masaya yerleştirip yerinizde kaldığınız, bir cümleye doğrudan “Ben şunu düşünüyorum” diye başladığınız o an — bir şey değişmeye başlıyor. Küçük ama gerçek.


Bu 8 Mart, kendinize üç soru sormak için iyi bir başlangıç noktası olabilir:

Kendini minimize etmek dediğimde aklına hangi an geliyor?

Hangi kelimeler seni küçültüyor?

En çok yer açman gereken alanda, en son ne zaman küçüldün?

Cevaplar zor olabilir. Ama o cevaplar tam da değişimin başladığı yer.


Bu yazı, Sally Helgesen ve Marshall Goldsmith’in “Kadınlar Nasıl Güçlenir” (How Women Rise) kitabından ilham alınarak hazırlanmıştır.

Tuğba Bayraktar

Tuğba Bayraktar