20 yıl önce iş hayatına başlarken, yöneticilerle ilişkiler konusunda bilmediğim ama fark ettiğimde birçok şeyi yerli yerine oturtan deneyimlerim var.
Yöneticilerle İlişkiler: İş Hayatında Geç Fark Ettiklerim
20 yıl önce iş hayatına başlarken, yöneticilerle ilişkiler konusunda bilmediğim ama fark ettiğimde birçok şeyi yerli yerine oturtan deneyimlerim var. Bugün bunları yazarken amacım bir şikâyet listesi çıkarmak değil. Daha çok, geriye dönüp baktığımda iş hayatımın yönünü etkileyen kritik ayrımları görünür kılmak.
Bu ilişkilerde çalışmak daha akışkandı; ben de daha istekli, daha üretken ve daha görünürdüm. Bazı ilişkiler ise daha zorlayıcıydı. Ama bugün baktığımda hepsinin bana bir şey öğrettiğini görüyorum. Fark şu: Bazı şeyleri daha erken bilseydim, bazı ilişkilerde durduğum yer değişirdi. Bu da benim iş hayatımın gidişini doğrudan etkilerdi.
Şunu bugün net bir yerden söyleyebiliyorum: Bazı yöneticilerimle çok iyi ilişkiler kurdum. Bazıları bana alan açtı, gelişimime ciddi katkılar sundu ve sorumluluk almamı destekledi.
İş Hayatında Yöneticilerle İlişkiler Neden Bu Kadar Belirleyici?
Yöneticilerle kurulan ilişki, iş hayatında yalnızca yapılan işi değil, o işi yaparken nasıl hissettiğimizi de belirliyor. Motivasyon, katkı, görünürlük ve hatta mesleğe dair hissettiğimiz bağ bu ilişkinin içinde şekilleniyor. Çoğu zaman yaşanan zorlukları tek bir cümleyle tarif ediyoruz: “Yöneticimle sorun yaşıyorum.” Oysa bu cümle çoğu zaman meselenin tamamını anlatmıyor.
Bazen yaşanan şey, yöneticiden bağımsız değil; ama sadece yöneticiden de ibaret değil. Benim için asıl dönüşüm, ilişkilere tek bir yerden bakmayı bırakmamla başladı.
Kendinle Başlayan Yer: Değerler ve Zihin Yapısı
Geriye dönüp baktığımda ilk sormam gereken sorunun şu olduğunu görüyorum:
Ben kendimi ne kadar iyi tanıyorum?
Değerlerim benim için gerçekten ne kadar netti?
Zorlandığım anlarda mı aklıma geliyorlardı, yoksa ilişkilere başlarken pusula gibi kullandığım şeyler miydi? Bir de çoğu zaman fark etmediğim başka bir nokta vardı: Karşımdaki yöneticinin değerlerini anlamaya, keşfetmeye yönelik bir merakım ya da yaklaşımım var mıydı?
Asıl kırılma şurada oldu: Ben o ilişkiye, otoriteyle ilgili zihnimde kurduğum inançlarla geliyordum. Otorite karşısında nerede durduğum, neyi sorgulayabildiğim, neyi sorgulayamadığım… Bugün çok net görüyorum ki o masada, karşımdaki yöneticiden çok önce “kafamdaki yönetici” oturuyordu. Ve ben farkında olmadan onunla konuşuyordum. Bu farkındalık, ilişkilere bakışımı kökten değiştirdi.
Yöneticimle Kurduğum İlişkinin Yapısı ve Dili
İkinci katman, yöneticimle kurduğum ilişkinin kendisiydi.
Bu ilişkinin yapısında beni rahatsız eden şey neydi?
İlişkinin temelinde adalet hissi var mıydı? Psikolojik olarak güvende hissediyor muydum? Profesyonel saygı karşılıklı olarak hissediliyor muydu? Ve benim için çok belirleyici bir başka soru daha vardı: Bu ilişkinin konuşma dili kulağıma nasıl geliyor?
Yöneticimin sıklıkla kullandığı kelimeler nelerdi? Bu kelimeleri hangi bağlamda, ne zaman ve kime karşı kullanıyordu? Söyledikleriyle yaptıkları tutarlı mıydı? Aynı cümle farklı kişilere farklı anlamlar mı taşıyordu?
Uzun süre bunları “ben fazla hassasım” diyerek geçiştirdim. Oysa sonradan fark ettim ki mesele hassasiyet değilmiş. Her ilişkinin bir yapısı ve bir dili varmış. Bu dil bazen açıkça konuşulmayan ama sürekli hissedilen bir şeymiş. İlişkiyi besleyebildiği gibi, sessizce yıpratabiliyormuş da. Bu dili fark etmek, ilişkiyi kişiselleştirmek yerine daha gerçekçi okumamı sağladı.
Organizasyon ve Yöneticinin Sorumluluğu
Üçüncü katman organizasyondu. Ama organizasyon dediğimde yalnızca şirketi kastetmiyorum. Yöneticinin de bu yapının aktif bir parçası olduğunu fark etmem zaman aldı.
Örneğin rollerin net olmaması, yöneticimle kurduğum ilişkiyi doğrudan etkiliyordu. Kimin neden sorumlu olduğu belli olmadığında, çatışma da belirsizlik de kaçınılmaz oluyordu. Burada şirketin payı olduğu kadar, yöneticinin de sorumluluğu vardı. Çünkü günlük işleyişte organizasyonu temsil eden çoğu zaman yöneticiydi.
Gelişim konusu da benzerdi. Gelişim yalnızca insan kaynaklarının sunduğu eğitimlerle sınırlı değildi. Asıl gelişim, yöneticinin alan açmasıyla, geri bildirim vermesiyle, sorumluluk devretmesiyle mümkün oluyordu. Bir noktada şunu fark ettim: Çoğu çalışan için şirket = yönetici algısı oluşabiliyor. Yönetici, şirketin yüzü hâline geliyor. Veya yöneticimi sevmiyorum = mesleğimi sevmiyorum. Bu durumda yöneticiden kaynaklı bir sorun, zamanla “mesleğimi sevmiyorum” gibi çok daha geniş bir duyguya dönüşebiliyor.
Bu kavramlar birbirine karıştığında, yaşanan zorluğun kaynağını ayırt etmek zorlaşıyor. O dönem kendimde aradığım pek çok şeyin aslında benimle ilgili olmadığını, yöneticinin ve organizasyonun sorumluluk alanında olduğunu çok sonra fark ettim.
Keşke şunu daha önce ayırabilseydim: Hangisi benim alanım, hangisi ilişkinin alanı, hangisi yöneticinin ve hangisi organizasyonun sorumluluğu.
Her Şey İlişki Değildir: Zorbalık Varsa
Ve bütün bu katmanların üzerinde çok net bir çizgi var. Eğer ortada zorbalık varsa, ben bunu bir ilişki problemi gibi ele almam. “Yöneticini yönetmelisin” söylemi burada geçerli değildir. Zorbalık, iletişim becerisiyle çözülecek bir mesele değildir.
Böyle bir durumda yalnız kalmam. Destek isterim. İnsan kaynaklarına giderim. Gerekirse hukuki ve psikolojik destek alırım. Yöneticiyi değiştirmeye çalışmam. Kendimi korurum.
Son Söz
Bu meseleleri ne kadar erken ve ne kadar öncelikli ele alırsanız, yöneticinizle kurduğunuz ilişki o kadar hızlı dönüşür.
Bazen ilişki değişir, bazen siz değişirsiniz.
Ve bazen de siz dönüştüğünüz için, artık o ilişkide kalmazsınız.
İş hayatında her şey aynı kalmaz.
Ama doğru yerde durmayı öğrendiğinizde, hangi ilişkilerin sizi geliştirdiğini, hangilerinin artık size hizmet etmediğini çok daha net görürsünüz.








